Kant ve Wittgenstein'ın Transandantal Felsefeleri  

  RSS

Yusuf
(@persona)
Koaservat
Katılım: 1 sene önce
Paylaşımlar: 8
01/05/2018 6:46 pm  

Temel hatları ile Kant'ın transandantal felsefesi bilgiye sınır çizer ve metafiziğin mümkün olup olmadığını sorgular. Sentetik a priori önermelerin olanağını sorgular. Bu konuda Kant sentetik a priori önermeler mümkündür der. Öncelikle kavramsal bilgi vereyim. Sentetik önermeler, çıkarımsal olmayan önermelerdir, ortaya yeni bilgi koymaz. Analitik önermeler ise çıkarıma dayalıdır, yeni bir bilgi ortaya koyar. A priori önermeler, deney öncesi, deneye dayalı olmayan önermelerdir; a posteriori önermeler ise deneysel, deneyle kazanılan önermelerdir. Kant metafiziğin olanağına temel olarak sentetik a priori önermelerin var olduğunu kanıtlayarak temel oluşturur. Örnek verecek olursak ''Cisim uzamlıdır.'' önermesi sentetiktir çünkü yeni bilgi ortaya koymaz; a prioridir çünkü deneye dayalı değildir. Böyle önermelerin varlığı bağlamında Kant, matematiksel önermelerin de sentetik a priori önermeler olduğunu söylerken, bütün bilimlerin temelini matematik oluşturduğundan metafizik bilimin olanaklı olduğunu söyler. Şöyle ki; ''2+2=4'' önermesi ne yeni bir bilgi koyar ortaya ne de bu bilgi deneyden çıkar. Şimdi bilgiye sınır çekme konusuna gelecek olursak, Kant der ki: dünyayı olduğu gibi değil olduğumuz gibi algılarız. Bu bize şunu söyler: algıladığımız dünyada bir de dünyanın olduğu gibi olduğu bir kendi-dünya vardır ve biz bunu bilemeyiz. Nesneyi biliriz ama nesnenin kendisini bilemeyiz. İşte bu bilginin sınırıdır. Cismi uzamlı görürüz , bunun sebebi cisim uzamlı olduğu için değildir der Kant, bizim görümüz uzamlıdır. Bu bakımdan bilgi nesneden özneye değil, özneden nesneye doğrudur. 

Wittgenstein'a gelecek olursak Wittgenstein sınır çizme hedefini Tractatus Logico-Philosophicus'un önsözünde açıkça belirtmiştir. Wittgenstein, düşünmeye değil, düşüncenin dilegetirilişine yani dile bir sınır çizmek istiyor. Çünkü düşünceye sınır çizmek istiyorsak o sınırın öte tarafını da düşünebilmek gerekirdi. Böylece Wittgenstein dile bir sınır çizmek istiyor. Söylenebilir olan düşünülebilir olandır özdeşlemesiyle birlikte, söylenemez olanı söylemeye çalışmanın saçma olduğunu söyler. Hatta Tractatus'un mottosu ''Söylenebilir ne varsa açık söylenebilir, üzerine konuşulamayan konusunda da susmalı.''dır. Yani Wittgenstein, dili düşüncenin bir tasarımı sayar. Frege ve dile dönüş hareketiyle dilin gerçekliğin saydam bir aracı olmadığı ve dünyanın fiziksel yapısının dilin mantıksal yapısının bir yansıması olduğu kabul edilmiştir. Ancak Wittgenstein bu ilişkiyi tersine çevirmiş, dil dünyanın doğrudan yansıması değil, dünya dilin doğrudan yansımasıdır. Bu noktada Kant'ın bilgi paradigmasında özne-nesne ilişkisini tersine çevirmesi hatırlanabilir. Sonuç olarak Wittgenstein'a göre amiyane bir tabirle düşünemediğin şeyi söyleyemezsin, düşünemeyeceğin şeyi söylemeye çalışmak da saçmalamaktır der ve ikinci cümleyle aslında felsefenin kritiğini yapar. Felsefenin sorularının sorun olarak ortaya çıkması dilin yanlış anlaşılmasından ve söylenemeyecek -dolayısıyla düşünülemeyecek- şeyin söylenmeye çalışılmasından kaynaklandığını söyler.  

Bu bakımdan iki felsefe de kritik yönünden benzer, ikisi de felsefeye bir eleştiri getirir ve ikisinde de transandantal ögeler bulmak mümkündür. Temel fark Kant kendi felsefesini transandantal kabul eder ve Kant'ın eseri transandantal mantığın felsefi ifadesidir, sentetik a priori önermeleri kabul eder. Ancak Wittgenstein'ın Tractatus'u saf mantıksal formelliğe dayanır , önermler hesabına dayanan bir mantığın felsefi ifadesidir ve Wittgenstein'da a prioriliği belirleyen şey saf mantıksallığın analitiğidir, sentetik a priori önermleri kabul etmez.

 

Bu konu için okuma önerileri

Kant: Saf Aklın Kritiği, Pratik Aklın Kritiği 

Wittgenstein: Tractatus Logico-Philosophicus 


ceyhun köroglu beğendi
CevapAlıntıla
ceyhun köroglu
(@ceyhun21)
Bakteri
Katılım: 1 sene önce
Paylaşımlar: 57
01/05/2018 9:48 pm  

Öncelikle yazinizi cok begendim, gayet anlasilir bir dille anlatmissiniz. Her iki filozofla ilgili yuzeysel arastirmalar yapmistim fakat kitaplarini okumadim. Ama en yakin zamanda kantin saf aklin elstirisini okumak istiyorum. Bu baglamda bir sorum olacak her iki filozof icin ama özellikle kant icin ontolojik anlamda Idealist filozoflar diyebilirmiyiz? 

"Kant, bizim görümüz uzamlıdır. Bu bakımdan bilgi nesneden özneye değil, özneden nesneye doğrudur"

En azindan bu aciklamadan anladigim bu. Feuerbach ya da Marxin materyalizminde bilgi akisi tam ters dogrultudadir ki o da Hegeli ayaklari ustune oturttugunu soylemistir. 

Yukarida anlattiginiz sanirim kantin, kopernikci devrimim dedigi görüsü, yani nasilki kopernik o gune kadarki dunya merkezli evren modelini tersine cevirip gunes merkezli evren modelini kurmussa, kantta kendinden önce, nesnelerin etrafinda savrulan özneyi merkeze almisti.

Bir de " inanca yer acmak icin bilgiyi bir kenara attim " sözünde inanc ve bilgi derken neyden bahsediyor ? Bildigim kadariyla hristiyanligin tanrisina ya da kutsal kitabina inanmiyor? Ayrica kenara attigi bilgiden kasti ne? 

Wittgensteina gelince gercektende aralarindaki benzerlik inanilmaz, Bakis acilarinda cok ortak noktalar var. Bu konudaki sorum su; Filozof dusunceye sinir koyamayacagini soyluyor, cünkü sinirin ote tarafini dusunemiyoruz. Peki dile getirdigi sinirla aslinda dusunceyide sinirladigini Kabul ediyormu? 

"düşünemediğin şeyi söyleyemezsin, düşünemeyeceğin şeyi söylemeye çalışmak da saçmalamaktır"  ifadesine bir ornek vermek istiyorum, aklima geldi simdi, Dogru bir ornekmi sizce? 

Mesela su an ucgen seklinde bir daire dusunmeye calisiyorum. ya da ic acilari toplami 170 derece olan bir ucgen dusunmeye calisiyorum ama dusunemiyorum, buna ragmen soyleyebiliyorum. yani soylemeye calisiyorum. Aslinda sacmaliyorum. 

 


CevapAlıntıla
Yusuf
(@persona)
Koaservat
Katılım: 1 sene önce
Paylaşımlar: 8
02/05/2018 12:27 am  

Aslında Alman idealizminin çıkış noktası Kant'tır. Kant bi süre düşüncelerini Leibniz-Wolff felsefesi üzerine kuruyor. Daha sonra Kant'ın ayırt edici özelliği olarak bildiğimiz kritiği önce Aydınlanma felsefesi üzerinde kullanarak kendi düşüncelerini oluşturuyor. Kant'a Alman idealisti demek bu bakımdan çok doğru olmaz. Onun bahsettiği olduğu gibi olan nesneden bağımsız şey değil nesneye içkin olan şeydir. Yani görümüz içindeki nesneyi onun yansıması olarak değil, akıl kategorilerimize uygun olarak görüyoruz. Felsefesinin epistemoloji yönü ile değil de aslında epistemolojiden çıkarsadığı etik yönüyle Alman idealistlerinin çıkış noktası oluyor. Kant bizim nihai gerçekliği bilebilmemizi sağlayan şeyin, ahlak yasasına beslediğimiz inanç olduğunu savunuyor. Ahlak yasası olmasaydı eğer, özgürlük ve ideal düzen hakkında hiçbir bilgimiz olmayacaktı. Bu bakımdan Alman idealistler bu yönünden etkilenerek ideler ya da aklın dünyasını yaratıyor. Kant'ın nesnesinde bilinmeyen şey olan nesnenin kendisi ideler dünyasında değil, bilgimiz dışındaki metafizik dünyadadır. İnanca yer açmak için bilgiyi bir kenara attım sözünü de sanıyorum ki nihai gerçekliği bilebilmenin yolunun ahlak yasasına duyulan inanç olduğunu düşünmesinden. Wittgenstein konusunda şunları diyebiliriz: biz düşünürüz evet fakat dil yapısı öyle bir şeydir ki senin verdiğin örnekteki gibi dil yapısının mantığına uygun şeyler söyletebilirken sana, seni gerçekliğin dışına iter ve saçmalarsın. Kullandığımız her sözcük başka sözcükler ile olgusal bir bağlantı içinde anlam kazanır. Üçgen sözcüğü sana üç kenarlı çokgeni ifade eder fakat kenarsız bir cismin özelliği olduğunu da sana söyleten şey dilin yapısıdır. İşte Wittgenstein dilin yapısının yanlış kullanılması dediği şey bu. Aslında sen söylediğin üçgen şeklinde bir cismin tasarımını zihninde kuramıyorsun, yalnızca dil yapısıyla oynuyorsun. Çünkü Wittgenstein dünya şeylerden değil olgulardan kuruludur der. Bu bakımdan şeyler olanaklı olgu bağlantıları şeklinde birbirine bağlanır ve bu mantıklı olandır. Üç kenarlılığı ve daireyi olgusal olarak düşünürsek bunların aynı olduğunu mantık baştan reddeder fakat dil bunları birleştirebilir. Çünkü dil diyor ki özne ve yüklem koy doğru bir yapıdır diyor fakat mantık özne yüklem arasındaki bağlantıya bakıyor. Gelelim düşüncenin dile getirilişine sınır çizerken düşünceye de çizmiyor mu, buna örneği kendiniz vermişsiniz zaten. Bunu düşünemediğin halde dile getirebiliyorsan bu yanlıştır ve dilin mantığının yanlış anlaşılmasındandır kısaca. Bir başka ekleyeyim daha açık olur: her şey mantıklıdır, her şey sanki bir mantık uzamında gibidir. Bunun nedeni olgusal olarak nesnenin olanağının onda zaten önceden ayırt edilmiş olanağıdır. Sanki sonra nesneye bir olanak uygun gelseydi bu rastlantı gibi olurdu. Bu sebeple nesneyi hiçbir zaman mantık uzamı dışında düşünemem, nasıl ki uzamsal nesneleri uzamsız, zamansal nesneleri zaman dışında düşünemiyorsam. Bir şeyin mantık olarak yanlış olması da onu mantıksız değil, sadece yanlış yapar. Bu sebeple doğru veya yanlış her şey mantık içinde doğru ve yanlıştır. Böyle düşünürsek nelerin söylenemeyeceği daha iyi anlaşılır.


CevapAlıntıla
ceyhun köroglu
(@ceyhun21)
Bakteri
Katılım: 1 sene önce
Paylaşımlar: 57
02/05/2018 3:12 am  

Tesekkur ederim cevap icin.

Kant okumus biri olarak kantin ödev ahlakini benimsiyor musun? Eger cevabin evetse sunu cok merak ediyorum;

Spinozada mesela evrendeki her tekil seyde, hayatini devam ettirme arzusu( Conatus ) vardir. insan duygularin ve tutkularin esaretinden kurtuldugu, aklin kilavuzlugu altinda yasadigi ölcüde özgürdür. Tabiki burdan yola cikarak  ancak özgür insanin mutluluga erisebilecegini soyler. 

Kabaca soyleyecek olursak insanlar mutlu olmak isterler, o veya bu sekilde mutlulugu ararlar ki bana gayet makul gorunuyor. Fakat kantin ödev ahlakinda eylemin sonuclari ne olursa olsun ödevini aksatmamalisin. Yani mutlak ahlak yasasiyla ilgili bahsetmis oldugu o madddeler ( öyle bir eylemde bulunki , herkes icin isteyebil vs. ) bizi mutsuz edebilir, hic istemedigimiz sonuclar da dogurabilir! Bu durumda bana oyle geliyorki ödev ahlaki insanin özüne aykiri ve pratik yasamda uygulanamaz.

 


CevapAlıntıla
Yusuf
(@persona)
Koaservat
Katılım: 1 sene önce
Paylaşımlar: 8
03/05/2018 7:18 pm  

Kant'ın ödev ahlakı üzerine pek okumam yok maalesef. Spinoza ise şu sıralar ilgilendiğim bir konu. O yüzden yorum yapmam doğru olmaz bu konuda. Okumaları yapınca buraya yazarım tartışırız yine. Ama bana mantıksız gelen şey insanın yaşama gücünü arttıran şeyler doğasının gereğini yerine getirmek değil midir? Doğasının gereği nedir o halde? Tutkular ve duygular doğanın bir parçası değil midir? Bunlardan yoksunluk yaşama gücünü nasıl arttırabilir ve insanı nasıl özgür kılar? Mutluluk sanıyorum ki bir tasarımdır. Schopenhauer gibi düşünmek mümkün burada. Hiçbir zaman mutlu olmayacağız, mutlu olma istenciyle savrulup gideceğiz. Burada mutluluğu reddetmek mümkün. O halde şunu söyleyebiliriz: Mutluluğu maksimize etme çabası yerine kaçınılabilecek acıyı minimize etme çabası daha mantıklıdır. Mutluluğu düşünmek öncelikli konu sanırım bu konuya girmek için. Ben teşekkür ederim.


CevapAlıntıla
ceyhun köroglu
(@ceyhun21)
Bakteri
Katılım: 1 sene önce
Paylaşımlar: 57
04/05/2018 12:06 am  
Paylaşan:: Yusuf

Kant'ın ödev ahlakı üzerine pek okumam yok maalesef. Spinoza ise şu sıralar ilgilendiğim bir konu. O yüzden yorum yapmam doğru olmaz bu konuda. Okumaları yapınca buraya yazarım tartışırız yine. Ama bana mantıksız gelen şey insanın yaşama gücünü arttıran şeyler doğasının gereğini yerine getirmek değil midir? Doğasının gereği nedir o halde? Tutkular ve duygular doğanın bir parçası değil midir? Bunlardan yoksunluk yaşama gücünü nasıl arttırabilir ve insanı nasıl özgür kılar? Mutluluk sanıyorum ki bir tasarımdır. Schopenhauer gibi düşünmek mümkün burada. Hiçbir zaman mutlu olmayacağız, mutlu olma istenciyle savrulup gideceğiz. Burada mutluluğu reddetmek mümkün. O halde şunu söyleyebiliriz: Mutluluğu maksimize etme çabası yerine kaçınılabilecek acıyı minimize etme çabası daha mantıklıdır. Mutluluğu düşünmek öncelikli konu sanırım bu konuya girmek için. Ben teşekkür ederim.

Benim spinoza okumalarimdan anladigima gore, mutluluk; spinoza için şeyleri ilk nedenleriyle anlayabilmemizi sağlayacak olan 3.tür bilgiye (sezgisel bilgi) sahip olabilmektir.

1.tür bilgi= rastgele deneyimden edinilen bulanık bilgi. ( hayalgücü ya da sanı) 

2. Tür bilgi= şeyler hakkında yeterli fikirlere sahip olmamızdan kaynaklanan bilgi. ( akıl ) örneğin bilim yoluyla edinilen bilgi.

3. Tür bilgi=  şeylerin özüne dair birebir bilgi. Yukarıda dediğim gibi şeyleri ilk nedenleriyle anlayabilme yetisi çok anahtar burda. ( sezgisel bilgi ) 

Ilk iki bilgi türü açık olmakla birlikte 2. si daha erdemli bir bilgi türü 1. 'ye gore. Fakat 3. Tür bilgi en üst seviyedir ve insan bu bilgi türüyle erdemli ve mutlu bir hayat sürer. 

Şimdi asıl soru nedir bu sezgisel bilgi? Şeyleri ilk nedenleriyle anlayabilmek ne demek? Öncelikle felsefedeki tümeller problemini düşün. Mesela ben " elma " dediğimde, sende oluşan elma fikri net değildir yani bulanıktır. Spinozada fikir; bir şeyi veya nesneyi temsil eden düşünce tarzıdır ve her fikir insanda farklı bir "duygulam"a  (affectus) tekabül eder. Örneğin sevgilimi gördüğümde yaşam arzum artar, SEVINC duyarım, düşmanımı görürsem, yaşam kudretim azalır, KEDER duyarım. Aklina gelen butun duygular bu iki durum arasinda yer alir. Gunluk hayatimizda zihnimizde fikirler birbiri ardina siralanir, ardisik sekilde ilerler, bazen aniden baska bir fikre sicrar zihnimiz,Işte insan hayatı akis halindeki fikirlerin,duygu durumumuzdaki varyasyonlarından meydana gelir. Fikirler bulaniksa, duygularda bulanıktır.

Bu durumda insan tabiki özgür olamaz, burası gayet net aslında ve irade, özgürlük gibi kavramlar insanların yanılgısıdır. Insanlar özgür olduklarını zannederler çünkü; ( sonunda konuya gelebildim ) spinozaya gore insanlar duygularının ilk nedenlerinin farkinda değiller yani sezgisel bilgi türüne sahip değiller. peki ilk nedenlerden ne anlamalıyız?  Spinozanın ontolojisi determinizm üzerine kuruludur,  dogada hiçbirşey OLASI değildir ve nedensellik soz konusudur.  Bu durum fikirler ve duygularımız içinde geçerli. Hatta spinoza, insan için OTOMAT der. Sezgisel bilgi bu zorunlulukların farkında olmaktır spinozaya gore ve en yuce mutluluğa bu şekilde ulaşılabilir.

Insan özgür olmadan mutlu olamaz der, tutkular ve duygular dışsal etkiler olduğu için bizler pasif haldeyizdir ve alıcı konumdayız. 

Sorunuza gelirsem insanın yaşama arzusunu arttıran şeyler,  doğasının gereğini yerine getirmek degilmidir? Yaşama gücümüzü arttıran şeyler fikirler ve o fikirlere karşılık gelen duygulamlar. Insan bu konumda zaten alıcı, pasif durumda.

Spinoza duygu ve tutkulardan tamamen yoksun olmaktan bahsetmez, onların esiri olmadan, geri planlarındaki determinist yapıyı görerek,  bu zorunlulukların farkında olursak, erdemli bir hayat yaşarız ve mutlu oluruz der. Bu noktada insanın mutlu olabilmesini bilgiye bağlar, bilen insan mutludur, hatta bu yolla insan en yüce mutluluk olan tanrı ( doğa) sevgisine ulaşır. 

Son olarak schopenhauerın aksine spinoza mutluluğa ulaşabilmenin anahtarını etika 5. Bölümde veriyor fakat bunun gerçekten zor olduğunu da ekliyor.


CevapAlıntıla
ceyhun köroglu
(@ceyhun21)
Bakteri
Katılım: 1 sene önce
Paylaşımlar: 57
04/05/2018 1:51 am  

Tutkular ve duygular doğanın bir parçası değil midir? Bunlardan yoksunluk yaşama gücünü nasıl arttırabilir ve insanı nasıl özgür kılar?

bu sorunuza verdigim cevaba bir ekleme yapmak istedim daha iyi anlasilmasi icin. Yukarida bahsettigim gibi tutkular ve duygular;  bulanik fikirlerin sebep oldugu, zihnimizde ya da bedenimizde olusan bulanik duygulamlardir. Peki bu sartlar altinda insanin aklin kilavuzlugunda yasadigini iddia edebilirmiyiz? Filozofun buna verdigi yanit; hayir.  Daha onceki yazismalarimizdan hatirlarsin, Örnegin bir ucgenin dik acisinin, diger iki acisinin toplamina esit olmasi , dogru bir fikirdir ve BULANIK degildir. Bu tip fikirleri "nesnesiyle uyumlu fikirler "  olarak tanimliyor. Insan Dogru ve birebir ( upuygun ) bilgiye zihin yoluyla ulasir( Rasyonalizm ). Matematik ve Geometri bu sebeple kesin bilimler olarak adlandirilir. Bu sebeplerden dolayi tutkular ve duygularin esaretinden kurtuldugumuz ölcüde yasama gücümüz artar.

 

 


CevapAlıntıla
ceyhun köroglu
(@ceyhun21)
Bakteri
Katılım: 1 sene önce
Paylaşımlar: 57
04/05/2018 2:15 am  

yasama gücümüz artar. cünkü  tutkular ve duygularin esaretinden kurtuldugumuz ölcüde özgür oluruz, özgür oldugumuz ölcüde daha fazla aklin kilavuzlugunda yasariz, boylece daha fazla dogru bilgiye sahip oluruz, seyler hakkinda ne kadar cok dogru bilgiye sahip olursak o ölcüde mutlu oluruz ve yasama gücümüz artar. 


CevapAlıntıla
Share:
  
Çalışıyor

Lütfen Giriş Yap veya Kayıt Ol